Cumartesi, Aralık 05, 2009

Zorlu Cranfield Haftası

Arkadaş nassı bi haftaydı, neyse ki bitti ama ben de bittim.. yarın londra semalarına atmam lazım kendimi yoksa köy hayatı fln yalan durum içler acısı :)Öncelikle şunu belirteyim, ilk dönem bitti gibi bişi, ama son hafta gerçekten çok acılı oldu. son 3 gün içindeki 8 saatlik ders programı gerçekten yıpratıcı nitelikte. O neymiş ya günde sekkiz saat ders olur mu, hadi oldu diyelim arka arkaya 3 gün olur mu, hadi arka arkaya da 3 gün oldu diyelim bu kadar acaip seviyelerde olur mu... Keywordler nedir bilmiyorum ama cranfield'a gelecek olanların dikkatine, 4 saatten fazla ders gördüğünüz haftalarda kaçmaya bakın, yoksa error, mavi ekran, bu tarz şeyler kaçınılmaz...

Perşembe, Kasım 26, 2009

Nefret Edilenler Vol. 005

Arkadaş ben şunu anladım, gece saat 1'den sonra bu windows iflas ediyor, böle sümük gibi bişi oluyo. Gündüzleyin çatır çatır çalışan, arada saçmalasa da en azından hız konusunda sıkıntı yaratmayan windows 7, gece kurtadam oluyor yeminlen. Niye hala ısrarla kullanıyorum peki?? Şu sebepten, mac osx dahili mikrofonu tanımadıı için skype görüşmeleri yapamıyorum, skype için koca bilgisayarı (12'' laptop) yeniden başlatmak zor geliyo. Harici mikrofon siparişi verdim galiba. Amazon.co.uk'den, free shipping ilen, oh mis...

Götten Uydurma Yemek Tarifleri Vol.005

Gotumuzden uydurduyduk bunu da ama acaip tuttuğum bir çeşit oldu. Aslında bir kahvaltı öğesi, ufak bi atıştırmalık. Evet, mantarlı cheddarlı sandviçten bahsediyorum :) Sürekli peynir türleri ve roasted chicken ile yapılan sandviçlerden gına gelir, yeni lezzetler aranmaktadır. İşte tam bu noktada dahil olduğu her gıdaya ayrı bir tat katan mantar imdada yetişir. İnce ince dilimlenip kenarları alınmış sandviç ekmeği içinde cheddar peyniri ile yerini alır, sandviç makinesinde bi güzel pişirilir, afiyetle yenir, yanına çayla fln hoş bi ikili oluşturur.

Pazartesi, Kasım 23, 2009

Ünlüleri Yakından Tanıyalım Vol. 001


Yeni bir yazı dizisine başlamaya karar verdim, esasında çokça meşhur olmuş fakat halkımızca fazla bilinmeyen ünlülerin hayatları hakkında detaylara yer vermek istiyorum bu bölümde. Her hafta farklı bir ünlü isim tanıtmaya çalışacağım elimden geldiğince.

Bu haftanın ünlü ismi "Yalan Sayalan". Birçoğunuz kendisini tanımaz ama Türk Sanat Müziğinin eşsiz isimlerindendir kendisi. Boşnak kökenli sanatçı gazinoların popüler olduğu yıllarda zirve yapmış, uğruna gazinolar kapatılmış, plakları yok satmıştır. Hatta bir dönem Eurovizyon'da Türkiye'yi temsil etmesi bile gündeme gelmiştir. Popüler müziğe olan talebin artması, gazino kültürünün yerini çıstak çıstak pop müziğe bırakması sonucu sanatçı hayata küsmüş, kendisini Yeniköy'deki yalısına kilitlemiş, burada sanatsal aktivitelerine devam etmiştir. Zamanında büyük bir servet sahibi olan sanatçı müzik dünyasında bu gelişmelere tepkisini belirtmek için piyasada ne kadar plağı, kaseti, korsan cd'si varsa toplatıp evvela üzerinden dozer geçirmek suretiyle ateşe vermiştir. Bu yüzdendir ki kendsini bugün tanıyan insanların sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Sanatçı 2001 yılının Ocak ayında hayata gözlerini yummuştur. Kendisine hakettiği değeri veremedik ama umarım bundan sonrası için bu bize bir ders, kulağımıza küpe olur, TSM dünya müzik piyasasında hakettiği yerlere kavuşur.

Salı, Kasım 17, 2009

Debbie&Her Notes

Mutfağımız var, çok şahane. 4 fırınımız var, 2si turbo (BOV fln :P), 8 ocak, 2 buzdolabı, 2 lavabo, 1 mikrodalga, 1 ekmek kızartma makinesi, vs... Şimdiii; tüm ekipman çok iyi, lakin bazı problemler var, şöyle ki: Aspiratörler otomatik devreye giriyo, ocağı ya da fırını açtıınızda, ya da EKMEK KIZARTMA MAKİNESİ'ni açtığınızda!!!! Oha arkadaş, ekmek kızartçaz bi ne aspiratörü!!! Çalışmaya başladı mı da 15dk susmuyo meret. Bir diğer olay da yazımızın başlığında ismi geçen çok sevdiğimiz kat sorumlumuz Debbie. Kendisi 30-35 yaşlarında bir bayan, mutfağımızın ve koridorumuzun temizlik ve hijyen işlerinden sorumlu. Sağolsun her çarşamba geliyo, pırıl pırıl oluyo ortalık sayesinde. Yalnız kendisinden bir ricam var, sevgili Debbie, nolursun mikrodalganın şalterini indirme bak mutfakta saatimiz yok senin yüzünden hep yeniden ayarlamak zorunda kalıyoruz, ille not mu bırakalım yani senin gibi. Debbie'nin en ilginç özelliği ise bizlerle olan iletişimini A4 kağıda yazılmış notlar ile sağlaması, hatta kağıt havlu bile kullandığı oluyo bazen bu notlar için. Çarşamba temizlikten sonra mutfağa girdiğimde gözlerim ilk Debbie'nin notlarını arıyor, çok merak ediyorum acaba bugün ne yazmış, ne yapmışız da fırça yemişiz diye :) Seni seviyoruz Debbie.

Pazar, Kasım 15, 2009

Cuma&Ertesi

Geldiğimden beri sanırım en hızlı haftasonuydu, haftasonunun henüz sona ermemiş olması yeni aktivitelerin de önünü açıyor. Neyse biz şu ana kadar olanlarla başlayalım. Az yağışlı, sessiz sakin, sıradan bir Cranfield gecesiydi. Ertesi gün Stonehenge ve Bath'a gidilecek olmasının verdiği hazırlanma endişesiyle odada "Bugün erken yatarım hacı, yarın sabahtan yola çıkçaz, uyurum bi güzel, mis. Zaten geçen haftaiçi de insan gibi uyuyamadık" stratejisini benimseyip, pijamasını giymiş, youtube'da ne kadar saçma video varsa izlemektedir. Birden skype'tan gelen bir mesaj ile irkilir:
S: "Hocam victorların parti vardı, gitsek miydi acaba, pek gidesim yok ama gidelim dersen uyarım"
E: "Abi yarına şimdi erken kalkçaz fln, benim de gidesim yok açıkçası, zor geliyo odadan çıkmak"
S: "Ok abi o zaman gitmeyek"
Bir anda kafada bir şimşek çakar, şimdiden odada leş gibi yaşanıyorsa ileride durum nolacaktır? Gençliğin tadı ne zaman çıkacaktır? Emekli gibi evde pineklemek caiz midir? Tüm bu soruların ışığında:
E: "Abi kalk gidelim ya emekli gibi odada mı oturcaz, bakarız bi sarmazsa döneriz"
S: "Ok abi giyiniom o zaman"
Bu gazla odalarını terk eden eküri partiye dahil olur, saat 23:30 civarıdır, parti 21:30'da başlamıştır, bitmek üzeredir. Aynı yurttaki başka bir parti daha ziyaret edilir, tanıdık insanlar yoktur lakin tanışılır. Yurt partisindeki ortam sarmayıp CSA'e gidilir, burası da saat 2'de kapanmaktadır. Hız alınamaz, ortam bizim flatin mutfağına taşınır. Fosters, Baileys, Smirnoff ve Innocent (bilmeyenler için, innocent %100 doğal bir ÇOCUK içeceği, vodkayla harikalar yaratıyo ama :)) eşliğinde, güzel muhabbet, güzel içkiler ile 5:30'a kadar devam eder. Kafa iyicene güzel olur, odalara çekilinir ama kapılar kilitli tutulmaz, sabah birimiz uyanmazsa diğeri dalsın odaya uyandırsın mantığıyla. Sabah 6:30 hedef saattir uyanmak için çünkü 7'de yola çıkılacaktır. Uyanılır da, ama saat 7:05'te :D Bora sağolsun Serden'i aramış, o da uyandırdı beni, jet hızıyla hazırlanıp koşarak ulaştıımız otobüste gecenin de verdiği mahmurluk ilen bi güzel uyanur. Stonehenge'e varınca leş bi hava vardır, leşlikle kalmaz daha da leş olur, rüzgar çıkar, rağmur başlar. Rüzgar ve yağmur olayı daha da eğlenceli yapmıştır ama. Yakalanan ilginç karelerden sonra rota Bath'a çevrilir, yine uyunur, arada uyanılır sohbet edilir, uyunur. Bath'e varınca ne yapacağını bilemez bünye, önce bi yemek yenir. Finansal sıkıntı vardır, swift beklenmektedir. Debit card sağolsun hayata tutunacak kadar destek sağlanır. Yemek yenir, şehir gezilir, bus tour yapılır, akşam bi bara takılınır, içkiler tüketilir, otobüse binilir, kampüse dönülür, uyunur, uyanılır... Aslında geniş zamanla anlatılan hikayelerden nefret edilir, saçmadır...

Götten Uydurma Yemek Tarifleri Vol.004

Cranfield Usulü Menemen. Malzemeler: 7-8 adet yumurta, 2 mantar, 2 domates, 3 adet renkli renkli biberlerin 4te1i (biberleri 4e böl, her renkten olsun die), bir tutam mild cheddar, 1 tutam red leicester, karabiber, tuz. Yapılışı: Öncelikle çok yoğun 2 gün geçiren, hatta yoğun bir hafta geçiren, güzel bir kahvaltıya aç bir bünye vardır. Pazar sabahı bu tarz bir kahvaltı için çok uygundur. Tavamıza az bişi tereyağı verip ince uzun doğradığımız biberlerimizi dayıyoruz. Akabinde, biberlerin az kıvama gelmesiyle beraber mantar ve domatesleri de tavamıza sallayıp üzerine elde ne kadar yumurta varsa dayıyoruz. Peynir çeşitleriyle de zenginleştirdiğimiz menemenimizi çok kurutmadan karıştırmak suretiyle bir süre pişiriyoruz. Tuz ve karabiberi de ekledikten sonra tabaklara servis yapmadan, tavayı masamızda stratejik bir noktada konuşlandırarak dolapta bekletip şaftını kaydırdığımız ekmekleri sandviç makinesinde ısıtmak suretile bir kombo yaratıp bu şekilde dalıyoruz. Yanına çay olur, kahve olur, meyve suyu olur, süt olur artık orası sizin tercihlerinize kalmış, afiyet olsun efenim.

Cuma, Kasım 13, 2009

Götten Uydurma Yemek Tarifleri Vol.003

Yemeğimiz Penne Stansteddi (uçak biletim masanın üzerinde duruyodu; Sabiha Gökçen - Stansted). Malzemeler: Adı üstünde lan, penne alacan işte, yeni zeytinyağ, tuz, karabiber, acı sos (tobasco felan), soğan, sarımsak, domatiz, kekik. Yapılışı: Makarnamızı haşlak suda güzelcene haşlıyoruz, bir yandan da küp küp doğradığımız soğanları ve ince ince dilimledimiz sarımsağı az zeytinyağlı tavamızda şettiriyoruz. Bu eküri pembeleşince, evvelden kabuğunu soyup küp küp doğradıımız domatizleri de tavaya sallıyoruz. Üzerine karabiber, acı sos, ve kekik de atıp domatesler iyice yumuşayıp kaşıkla ezilebilecek kıvama gelene kadar pişiriyoruz. Bu kıvama gelince kaşıkla eziyoruz domatesleri, püre gibi bişi yapıyoruz. Sonra haşladıımız makarnamızı tencereden bi kaşık yardımıyla çıkarıp hemen yanındaki tavaya sallıyoruz. 1-2 dakika tavada sos ve makarnayı çevirip iyice bir entegrasyon sağlıyoruz bu iki element arasında. Baktık ki domatesli sosumuz makarnanın her yerine eşit olarak dağılmış, hemen bir tabağa alıp servis ediyoruz, bu da böle bi yemek.

Götten Uydurma Yemek Tarifleri Vol.002

İkinci tarifimiz ise et yemeklerinin yanında harika bir lezzet olan Group Structured Mushrooms (MSc Strategic Marketing, Assignment Deadlines, 2009-2010). Malzemeler: Pazarda görüp renklerine vurulduğumuz bu kırmızı, sarı, yeşil renklerdeki devasa biberlerden alıyoruz, bi de mantar yeterli, he az bişi de zeytinyağ tabi. Yapılışı: Tavamıza az bişi zeytinyağdan koyduktan sonra ısınmasını bekliyoruz, baktik ki ısındı, hemen ince uzun dilimlediimiz biberleri itekliyoruz. Tavsiyem biberleri önce bi ortadan bölmeniz, tohumlarını temizleyip içini ykadıktan sonra enlemesine ince ince doğrarsınız. Biberler böle hafiften kıvama gelince (anlıcaksınız o anı, bi denemeniz yeterli) böle çok ince doğramadıımız mantarları (3e ya da 4e bölün yeter, bokunu çıkartmayın) da tavaya atıyoruz. Mantarlar böle bi renk atıp yumuşayınca yemeğimiz oldu demektir, afiyet bal şeker olsun.

Götten Uydurma Yemek Tarifleri Vol.001

Eveeet, buraya ayak bastığımızdan bu yana fotosentezle beslenmiyoruz tabi ki. Napıyoruz?? Kendimiz pişiriyoruuz. (S. Aydemir, 2000) Tabi ki elime yemek kitabı alıp ordaki tarife göre malzeme alıp, bi tutam ondan, 2 yemek kaşığı şundan koyup yemek yapacak halim yok. Bodoslama artık dolapta ne varsa götümüzden uydurup bi yemek yapıyoruz. Şimdi bu isimlere bi de entel dantel isimler bulmak lazım ki millet bi bok sansın, o an gözümün önünde ne varsa kaktırcam isim olarak, kusura bakmayın.
İlk tarfimiz: Foster's Chicken (evet, bira tüketiyoruz). Malzemeler: Soğan, Zeytinyağı, Mısır, Mantar, Tavuk, Hazır Tavuk Baharatı (markayı hatırlamıom walla kırmızı bi karışım, arayın bulun kardeşim herşeyi devletten beklemeyin), Karabiber, Tuz. Yapılışı: Öncelikle bakıyoruz ki tükenen malzemelerle beraber çok da fazla alternatifimiz kalmamış, değişik tatlar, yeni lezzetler peşindeki maceracı bünye elde ne varsak değerlendirmek ister. Öncelikle tavamızı ocağa koyuyoruz, az zeytinyağı ilen beraber önceden dolabın derinliklerinden bulduğumuz yarım soğanı doğrayıp tavamıza atıyoruz. Pembeleşene kadar (bu terimi ilk çıkaran renk körü olmalı muhtemelen) kavurduktan sonra önceden dilimlediğimiz mantarları ve böle uzun ince dilimlediimiz tavukları tavaya dahil ediyoruz üzerine tavuk baharatından ve ayrıca karabiber serpiyoruz. Böle karıştıra karıştıra çevirttiriyoruz, ortama renk gelsin, çoşku gelsin, sinerji oluşsun diye az da konserve mısırdan katıyoruz, ohh mis. Tavukları nasıl sevdiğinize bağlı olarak (az pişmiş - çok pişmiş) tavayı ocaktan alıp bir tabağa boşaltıyoruz. Afiyet olsun.

What's Up

Aylardır bloga zerre katkıda bulunmamış olmam beni üzdü, bir o kadar utandırdı (kesinlikle yalan). Bu süre içerisinde neler yaşandı ama kısaca bi özet geçicek olursak; son lokasyonumuz Cranfield, hayatta bi sıkıntı yok, her şey yolunda, gayet keyif aldığım bir dönem. Biraz da detaylar: Sunum vardı az evvel, sanırım yine gayet iyi olduğunu belirtmeme gerek yok, tanıyanlar bilir :P Bugünü geçip bir anda flashback ile ilk güne dönmek istiyorum. Takriben 2 ayım geçmiş, ilk geldiim günü hatırlıyorum. Lancester Hall Reception'dan odanın anahtarını aldıydım. Sora ablam tarif ettiydi yolu şöle gidion böle gidion die. Çok garip bişi hayatta hiç görmediiniz bi yere gitmek. Neyse, binayı görünce böle hoş bi tebessüm sardıydı tabi, "vay arkadaş" dedim, "adamlar yapmış". Valizleri fırlatıp ufak bi temizlikten sora yöre keşfi, lan bu kampüs Google Earth'te daha büyük gözüküyodu :) Neyse, yörenin çakallıkları, takılıncak mekanlar, ulaşım alternatifleri, alışveriş fasiliteleri hakkında yeterli tecrübeyi biriktirdikten sonra hayatı düzene oturtmak: Paha biçilemez...
Az tavsiyeler şeklinde bir bölüm: Alışveriş için Tesco Online kesinlikle ilk tercih olmalı, konserve ve mikrodalgada pişen gıdalar ilk günlerde iyi gelse de 3 gün sora görmek bile istemiceksiniz, boşuna para harcamayın bu kalemlere. Kalem ucu; çok kritik bi element., 0.7 2B ucu ancak amazon.co.uk'den bulabildim. Ivır zıvır alışverişler için amazon da uygun, online her türlü iyi ;) Masamda iki gündür beklettiğim çaydan bi yudum alayım, mmmhhhh, iğrenç :D Yazmak isteyip de şu an unuttuğum bikaç bişi daha vardı ama, sonrasına artık.

Pazar, Ekim 11, 2009

Akla Takılanlar Vol. 009

"Deadline". Bugünkü konumuz bu, deadline. Nasıl bir kelimedir arkadaşım bu, tamam ödevimizi, projemizi, raporumuzu, her neyse artık gereken şeyi o zamanda kadar yerine getircez. Bu ölüm korkusunu insanların üzerine salmak niye ama??

Cumartesi, Eylül 26, 2009

Hayattan Kesitler Vol. 004

DİKKAT: Uzun yazı, ona göre başlayın, pek eğlenceli de olmayabilir, geyik içeriği de düşük olabilir, baştan uyaralım, konu ilginizi çekmezse okumadan geçme hakkınız var tabi ki :)

Adım adım İngiltere’ye gidiyoruz bu yazıda, ilk izlenimler fln da var tabi. Çantamızı, valizimizi hazırladık bi gün evvelden. Sıkıntılıymış bu süreç, yok o sığdı bu sığmadı, şöyle koysak daha mı iyi vs... Ama şu vakum torbaları iyi iş yaptı, zira hacimce sert, dokuca yumuşak paltom hayatta sığmazdı. İlk defa rötarlı uçtum, ilginçtir. Halbuki 5dk erken kalktığı bile olmuştu uçağımın. Kaptan pilotumuz anons geçtiydi, yolcu listesi tam gözüktüğünden, pist de müsait olduğundan 5dk erken kalkıyoruz diye. Yok artık dediydim ama bu 5dk’nın hesabını 20dk iç hatlar ve belki de yarım saat ile dış hatlarda kesti FlyPgs. Dış hatlar terminaline de çok erken gitmeye gerek yokmuş, kontuar açılmamış olduğundan mal gibi beklemek durumunda kalıyorsunuz. Fazla kilodan 64tl’mi tokatlayan Pegasus, yurtdışı uçuşta check-in’deki abinin de kıyağıyla 5 kuruşuma el süremedi :) İnsan seviniyor böle şeylere, az buz para kesmiyolar yoksa. Yolunu yapmak lazım, check-in görevlisiyle arayı iyi tutun, abi deyin öğrenciyim, 1 senelik eşyam bu benim yapma etme... Neyse, 3.5 saatlik uçak yolculuğu da yoğun gerginlik yaratıyomuş, öyle İzmir-İstanbul’a benzemiyomuş, bunu da öğrendik. İngiltereye inmek üzereyken kabin görevlileri “Landing Card” die bişi dağıtıo, alın bundan, doldurun. Kabinde doldurmazsanız, inince doldurcaksınız, vakit kaybı yaşanmasın boşuna. Stansted’e inerseniz pek alışagelmedik bi tarz sizi bekliyo. Uçaktan terminale ulaşım trenle sağlanmakta, adamlar her noktada toplu ulaşımı dayamışlar, hatta yarmışlar toplu ulaşımı. Pasaport kontrolde sol taraftan devam edip sıramızı bekliyoruz. Bana denk gelen dayı okuldan kağıt fln sordu yok mu bişi die. Gerek yok aslında ama nie sordu anlamadım, almak fena olmaz belki acceptance letterı. Terminalden çıkınca ztn direk aşağıya kıvrılıyosunuz, ordan tren mevcut şeer merkezine, 19pound karşılığı. Otobüs de var, nerden kalkıyo bilmiom, fiyatı da bilmiyom ama trenden daha ucuz sanırım, alternatif oluşturabilir. Londra merkeze ulaştıktan sonra yapılcak en akıllıca hareket bir metro haritası edinmek, hatta bi de şehir haritası çok şık olur, harikalar yaratırsınız. Metro olayı gerçekten yarmış bi durumda bu şehirde, her yere ulaşım metroyla, bir çok farklı hat var, haritadan bakıp hangi hatta hangi istasyonda aktarma yapılıo kabak gibi görülüo zaten. Vending machine kullanımı da baya yaygın bu ülkede. Metro, tren biletleri direk bu makineler üzerinden alınabilir. Tek kullanımlık bilet yerine günlük almak daha iyi olabilir eğer tek yönden fazla kullancaksanız. Oyster denen bi olay var bi de, aynı bizim Kentkart işte. Kredi yüklüyonuz ya da sınırsız paketler alabiliyosunuz, yelpaze geniş yani baya. Bi de zone olayı var metroda. 1-2 gayet yeterli merkez için, diğerlerini geçin derim, görülcek bişi yok oralarda, he oralarda bi yerde kalıosanız alın tabi :) Metroda da bikaç racon var onları da öğretelim. Gerçi yazıo genelde ama olsun. Yürüyen merdivenlerde sağda duracağnız, sol tarafı hızlı gidenler kullanıo. Koridorlarda yürürken “keep left” yazıları göze çarpar, dinleyin soldan devam edin, İngiliz trafiği gibi... Bi de istasyona inince boş noktalara yönelin, genellikle uç kısımlar, rahat edersiniz (belki :P). Bu otobüs turları var bi de, şehri yüzeyden keşfetmek için çok ideal, hem az çok öğreniyosunuz ne var ne yok nedir ne değildir. Big Bus Company tavsiye edilebilir, beleş bot turu fln da veriolar bilete. İlk günden otobüs turu sorası kendinize gezi planı çıkarmanız daha kolay olabilir, o yüzden otobüs turunu ilk günlerde yapın, hatta ilk gün yapın. Yaya olarak gezdiğiniz süre içinde en çok kastıran trafiğin tersten akışı olacak kesinlikle. Alışmak zaman alıo baya, ama kaldırım kenarlarında yazmış adamlar hep sağa bak sola bak diye. Yayalar için olan trafik ışıklarını pek sallayan yok, yani şöyle ki, siz yayasınız, eğer yol müsaitse ama size kırmızı yanıyosa beklemeyin geçin. Zaten görceksiniz pek bekleyen yok herkes geçiyo, apaçelik olmaz, göze batmazsınız merak etmeyin :) Yaya geçidi olayıysa pek hayli eğlenceli, yaya geçidi gördüğünüz an yola atlayın, durup yol veriyo araçlar. Ne kadar şaşırtıcı di mi? Aslında olması gereken bu ama ne yazık ki ülkemizde göremediimiz bi olay. Bu İngilizlerin trafiği gibi prizleri de bi acaip, dönüştürücü şart. Böle 3lü fln garip bişi. Esas bomba musluk sistemi de farklı. Lavabodaki musluktan ne beklersiniz. 2 vana olur di mi, biri sıcak biri soğuk, bi tane de musluk ağzı olur ordan akar su. Ya da aç kapa olur sağa sola çevirir sıcaklığı ayarlarsınız akar tek bi yerden. Bu armutlar 2 ayrı musluk koymuşlar sıcak ve soğuk için. 2 ayrı musluk, 2 ayrı vana, 2 ayrı musluk ağzı demek. Böyle bi dingoluk görmedim ben, umarım yurdumda böle değildir sistem, yoksa bi musluk kapıp değiştirebilirim. Alışveriş sorası sıra sistemi de biraz farklı, gerçi ben sadece Tesco’yu ziyaret ettim diğer yerler nasıldır bilmiyorum ama. Tek bi yerden kuyruğa girip bekliyosunuz. Kasa boşalınca çağırıolar sizi, çok mantıklı bi sistem, çakal gibi “acaba hangi kasa daha boş lan, hangisine girsek sıra önce gelir” gibi düşüncelere boğulmadan ödemenizi yapabiliyosunuz. Aklıma gelmişken diyim, bazı metro hatlarının 2 farklı güzegahı olabiliyor, binmeden önce bakın bi dinleyin, elektronik tabeladan takip edin, sizin gitmek istediğiniz güzergah mı :) Gerçi en kötü ihtimal bi soraki durakta inersiniz, çok bi kayıp olmaz, dakkada bir metro geçiyo çünkü. Şaka değil gerçekten her dakika var sanırım. Bisiklet olayı var bi de şehirde. Baya bir bisikletli var hatta benim gittiğim gün flywalk adı altında bi bisiklet turu vardı. Bisiklet yolları ayrılmış şeritle, hatta trafikte yaya geçidi gibi bisiklet geçişleri var, baya kullanılan bi araç, adım başı da bisikletçi var. Biraz da gezdiğim yerler hakkında yazayım. Millenium Bridge’den kesinlikle geçin, akşam geçin ama, köprünün karşı kıyısından St. Paul’s katedraline bakın bi. London Eye çok yavaş dönüo, ben binmedim gerebilir diye :) Big Ben, Tower Bridge bunlar da görülmeli. Trafalgar’a gidin mutlaka, Big Ben şahane gözüküyo burdan. National Gallery beleş, fütursuzca gezin :) Oxford Circus, Piccadilly Circus gibi isimler yanıltmasın, “circus” meydan anlamında burda. Oxford Street mağazalarla dolu, dayaklık tipler de içermekte baya. Camden Town çok şahane bi mekan, sokak pazarı, ucuz ürünler, ucuz yemek, leş bi hayat, alternatif bi mekan, güzel orası da görün mutlaka. Bu şehirde metro istasyonu bulabildiğiniz takdirde kaybolmanız mümün değil. İzmir için denizi bulmak neyse burası için de metro istasyonu bulmak eşdeğer. Şimdilik bu kadar gibi, Milton Keynes ve hemen akabinde Cranfield yazılarıyla devam edeceğiz. Hatta uzunca bi süre Cranfiled ile devam edebiliriz :) Milton Keynes nasıldır bilmiorum ama Londra gidilesi bi yer, para buldukça ziyaret edeceğim gibi. Hatta bloguma abonelik sistemi getireyim, para gönderin siz bana, ben de Londra’ya gideyim sık sık, yazılar yazayım sizin için, sırf sizi düşündüğümden yani :P Baya uzun olmuş ya, sıkılcak olan okumasın, bunu da sona yazarım akılları alırım yine.

Akla Takılanlar Vol. 008

İnsanın kendiyle barışık olması nasıl salakça bişeydir ya. Opposite approach diye bişi çıkarcam artık, bazı kavramların tam karşıtlarını inceleyerek ne kadar saçma olduklarına gözler önüne sereceğim, evet yaptım gibi bunu, ama bu yazı burda olsun şimdilik. Neyse efenim ne diyorduk; insanın kendiyle barışık olması. Farzedelim ki insan kendiyle küs. Kendi kendine konuşma yok, durum hakkında düşünme, istişare etme yok, kafa boş. Bi düşünce oluşuyo, mesela “acaba çıkıp 2 bira mı çaksam denize karşı” diyosunuz, sora “yok ben senle küsüm necati/hayriye (neyse artık isminiz), bi bok yok sana bugün hayatta gelmem senlen bira içmeğe” diyosunuz. Olamaz böle bişey lan!!! :) Herkes kendiyle barışıktır, kendiyle küs insan da delidir bildiğin.

Çarşamba, Eylül 16, 2009

Conceptual Approach Vol. 007

Motorsporları dünyasını kökten değiştirecek bi proje var bu sefer. Şimdi pist yarışlarında dikkat etmişinizdir, bi bayrak olayı vardır. Misal F1'de. Sarı bayrak, mavi bayrak, yeşil bayrak, çift sarı bayrak, kırmızı bayrak, vs... Bu bayrakları orda sallasınlar diye de bi ton gözetmen olur. Sürekli pisti takip etmek gerekir, bi yandan bayrağı zamanında çekmek gerekir, yoğun stres yani. Konseptimiz: Elektronik Pist Sistemi. Şimdi, bu bayrak sallanan kulelerden bayrakçı gözetmenlerimizi çekiyoruz, çok şahane LED tabelalar koyuyoruz yerlerine. Her kule için de 2 kamera, aksi yönlere bakan, yarış merkezinde 2 monitör, 2 gözetmen yarışı merkezden takip eden. Ya da daha da bi otomasyon, şahane bi bilgisayar yazılımı, araçlarda transponderlar, bilgisayar analiz edip hangi kule için hangi bayrağı çekçeğine karar veriyo, pistteki LED levhamız da bu renkte yanıyo. Gayet şahane bi sistem bence. Hem pist üzerindeki her hareket garanti, hem iş gücünden kazanç. Ödül bile alır lan bu proje, FIA'dan destek de alır, kesin hayata geçer 3-5 yıla. Acaba yapıp köşe mi oldum bu projeyle :P

Akla Takılanlar Vol. 007

Arkadaş Tefal bir fritöz yapmış, 500 kaada itekliyo, belli değil. Olayı da bi kaşık yağla kızartma yapması. Az yağ koyuyon hani yağsız olur, sağlıklı olur gibi bi inanış var ama... Diyelim ki patateslerimizi 5lt yağa dayadık öyle kızarttık. Bu kızartma işlemi sonucunda o tavadaki yağda (ya da 5lt dedik tavaya olmaz o kazan fln olur :P) Her neyse o 5lt'lik yağın hepsi uçup gidiyo mu ki?? Ne farketçek hocam ha 200ml olmuş 1500lt olmuş. Kızartma kızartmadır yani, yağı kızdırcan iyice öyle dayıcan pattizi fazla yağ çekmesin istiyosan. Yoksa olayın az yağ koymakla çok yağ koymakla ilgisi yok sonuçta yemiyosun o yağı, sadece kızartma aşamasında orada bulunuyo o kadar. Çok aptalca bi buluş olmuş Tefal'inki, o kadar da uğraşmışlardır üzerinde gerizekalılar, böyle de damgalarım hemen insanları, zerre acımam.

Salı, Eylül 15, 2009

Sevilen Öğeler Vol. 001

Nefret ettiklerimizi yazıoz sevdiklerimizi de yazalım bari :)
Soğuk ve taze bira, muhteşem.
Bira-pattiz, rakı-balık gibi kombinasyonlar.
Beklenmedik bi anda herhangi bi giysinin cebinden çıkan para, lotoda kazanma hissi veriyor yemin ediyorum.
Güneşli hava, yağmurdan da nefret ederim, yağcaksa gece yağsın kardeşim, gündüz güneşli olacak.
Akşam boyozu, gece gece kilo almak, göbeği bir level üste taşımak için ideal.
Her türlü vergisiz kazanç elde eden esnaf, balık ekmekçi olsun, midyeci olsun, kokoreççi olsun. Vergisiz kazanç lezzetlidir.
Sabahlayıp gündoğumunu izlemek, keza akşamlayıp günbatımını izlemek. Günün geri kalan kısmında bi aksiyon yok. Bu yönden aslında uçak yolculuğu ile çok benzer; tek aksiyon kalkarken inerken, arası tırt.
Uçağın kalkış anı, hastasıyım.
Deklanşör sesi, ama kompakt makinenin o salak sesinden bahsetmiorum, slr olcak cihaz.

Nefret Edilenler Vol. 004

Bitişik yazılan bağlaç olan "de".
Ayrı yazılmayan soru ekleri.
"Kontör" yazmasını beceremeyen bakkal.
Beleş biniş hakkımı hiçe sayıp 0.90tl yiyen kentkart.
Sıcak bira, çok lanet bişi.
1tl altındaki meblağın lafını yapan esnaf. Hayır beleş versin demiorum ama hesap 101tl ise o 1tl'yi yazmaz artık insan, ayıptır ayıp!!!
Vaktinde gelmeyen otobüs, çok başıma geliyo şu sıralar, acaip bilendim ESHOT'a.
Herhangi bi toplu ulaşım aracında zırıl zırıl zırlayan bebek, daha da kötüsü eşşek kadar çocuk.

Akla Takılanlar Vol. 006

Arkadaş yine reklamlardan gideceğim ama bu seferki hakkaten çok asabımı bozdu. Reklamımız Kosla halı şampuanı. Sabah sabah gördüm içim kalktı kahvaltı ederken, bu nasıl bi pisliktir ya. Evde bi tane piç afedersiniz halı pisliklerinden, na böle yumak yumak olanlardan toplamış tıkmış bi torbaya. Görüntü nasıl iğrenç ama, saç mı ararsın, kıl mı ararsın, tüy mü ararsın... Her bok mevcut. İtoğluit bi de sora halıyı fln kanırtıyodu galiba içim kalktı sonuna pek dikkat edemedim ama orda da bi pislik deryası ekranı kapladı. Tamam hadi halı şampuanı, bunları temizliyo diye göstercen diyelim; ulan o zaman tuvalet kağıdı firmaları napsın, onlar da göstersin mi neyi temizliyolar. Reklamı yapan ajansı bulsam, hatta kreatif ekip diye geçinen o denyoları bir bulsam hiç bir şey söylemeden direk yumruğu yapıştırabilirim suratlarına, bu ne iğrençliktir lan!

Conceptual Approach Vol. 006

Eğitici, öğretici, bilgilendirici, mantıklı bir yazıdan sonra yeniden saçma, gereksiz, amaçsız, mantıksız bir yazı yazma isteği içimde dinmek bilmeyen bir şekilde mudullamaya devam ediyor. Konsept değil de bu sefer bi cihaz. Türk kahvemizi içtik mesela, sora napıoruz? Fal bakmak için kapatıyoruz, şöle bi döndertip dıştan içe çevirmek suretiyle soğumaya bırakıyoruz. Buradaki işlemlerin hepsi enerji, ATP, ve vakit kaybı. Yazıktır yaw!! Şimdi şöyle bi cihaz geliştiriyoruz; teknik çizim fln yok bu arada, fikri veriyorum, dileyen üretir köşeyi döner. Kahve için santrifüjlü fala hazırlama makinesi. Nasıl çalışıyo peki? Kahvemizi içtik, tabağı fincanın üzerine koyup cihaza yerleştiriyoruz. Start butonuna basmamızla beraber kahvemiz önce bir santrifüje uğruyor, iyice allak bullak oluyor içi. Akabinde hidrolik bir sistem yardımıyla dıştan içe doğru çevriliyor ve sıvı azot dolu soğutma tankına (takriben -50 santigrat derece) daldırılıp çıkarılıyor. Vakit kaybına son, fala bakılmaya hazır halde fincan, hem de 8 saniyede, muhteşeem!!!