Cumartesi, Aralık 05, 2009
Zorlu Cranfield Haftası
Perşembe, Kasım 26, 2009
Nefret Edilenler Vol. 005
Götten Uydurma Yemek Tarifleri Vol.005
Pazartesi, Kasım 23, 2009
Ünlüleri Yakından Tanıyalım Vol. 001

Salı, Kasım 17, 2009
Debbie&Her Notes
Pazar, Kasım 15, 2009
Cuma&Ertesi
Bu gazla odalarını terk eden eküri partiye dahil olur, saat 23:30 civarıdır, parti 21:30'da başlamıştır, bitmek üzeredir. Aynı yurttaki başka bir parti daha ziyaret edilir, tanıdık insanlar yoktur lakin tanışılır. Yurt partisindeki ortam sarmayıp CSA'e gidilir, burası da saat 2'de kapanmaktadır. Hız alınamaz, ortam bizim flatin mutfağına taşınır. Fosters, Baileys, Smirnoff ve Innocent (bilmeyenler için, innocent %100 doğal bir ÇOCUK içeceği, vodkayla harikalar yaratıyo ama :)) eşliğinde, güzel muhabbet, güzel içkiler ile 5:30'a kadar devam eder. Kafa iyicene güzel olur, odalara çekilinir ama kapılar kilitli tutulmaz, sabah birimiz uyanmazsa diğeri dalsın odaya uyandırsın mantığıyla. Sabah 6:30 hedef saattir uyanmak için çünkü 7'de yola çıkılacaktır. Uyanılır da, ama saat 7:05'te :D Bora sağolsun Serden'i aramış, o da uyandırdı beni, jet hızıyla hazırlanıp koşarak ulaştıımız otobüste gecenin de verdiği mahmurluk ilen bi güzel uyanur. Stonehenge'e varınca leş bi hava vardır, leşlikle kalmaz daha da leş olur, rüzgar çıkar, rağmur başlar. Rüzgar ve yağmur olayı daha da eğlenceli yapmıştır ama. Yakalanan ilginç karelerden sonra rota Bath'a çevrilir, yine uyunur, arada uyanılır sohbet edilir, uyunur. Bath'e varınca ne yapacağını bilemez bünye, önce bi yemek yenir. Finansal sıkıntı vardır, swift beklenmektedir. Debit card sağolsun hayata tutunacak kadar destek sağlanır. Yemek yenir, şehir gezilir, bus tour yapılır, akşam bi bara takılınır, içkiler tüketilir, otobüse binilir, kampüse dönülür, uyunur, uyanılır... Aslında geniş zamanla anlatılan hikayelerden nefret edilir, saçmadır...
Götten Uydurma Yemek Tarifleri Vol.004
Cuma, Kasım 13, 2009
Götten Uydurma Yemek Tarifleri Vol.003
Götten Uydurma Yemek Tarifleri Vol.002
Götten Uydurma Yemek Tarifleri Vol.001
What's Up
Pazar, Ekim 11, 2009
Akla Takılanlar Vol. 009
Cumartesi, Eylül 26, 2009
Hayattan Kesitler Vol. 004
DİKKAT: Uzun yazı, ona göre başlayın, pek eğlenceli de olmayabilir, geyik içeriği de düşük olabilir, baştan uyaralım, konu ilginizi çekmezse okumadan geçme hakkınız var tabi ki :)
Adım adım İngiltere’ye gidiyoruz bu yazıda, ilk izlenimler fln da var tabi. Çantamızı, valizimizi hazırladık bi gün evvelden. Sıkıntılıymış bu süreç, yok o sığdı bu sığmadı, şöyle koysak daha mı iyi vs... Ama şu vakum torbaları iyi iş yaptı, zira hacimce sert, dokuca yumuşak paltom hayatta sığmazdı. İlk defa rötarlı uçtum, ilginçtir. Halbuki 5dk erken kalktığı bile olmuştu uçağımın. Kaptan pilotumuz anons geçtiydi, yolcu listesi tam gözüktüğünden, pist de müsait olduğundan 5dk erken kalkıyoruz diye. Yok artık dediydim ama bu 5dk’nın hesabını 20dk iç hatlar ve belki de yarım saat ile dış hatlarda kesti FlyPgs. Dış hatlar terminaline de çok erken gitmeye gerek yokmuş, kontuar açılmamış olduğundan mal gibi beklemek durumunda kalıyorsunuz. Fazla kilodan 64tl’mi tokatlayan Pegasus, yurtdışı uçuşta check-in’deki abinin de kıyağıyla 5 kuruşuma el süremedi :) İnsan seviniyor böle şeylere, az buz para kesmiyolar yoksa. Yolunu yapmak lazım, check-in görevlisiyle arayı iyi tutun, abi deyin öğrenciyim, 1 senelik eşyam bu benim yapma etme... Neyse, 3.5 saatlik uçak yolculuğu da yoğun gerginlik yaratıyomuş, öyle İzmir-İstanbul’a benzemiyomuş, bunu da öğrendik. İngiltereye inmek üzereyken kabin görevlileri “Landing Card” die bişi dağıtıo, alın bundan, doldurun. Kabinde doldurmazsanız, inince doldurcaksınız, vakit kaybı yaşanmasın boşuna. Stansted’e inerseniz pek alışagelmedik bi tarz sizi bekliyo. Uçaktan terminale ulaşım trenle sağlanmakta, adamlar her noktada toplu ulaşımı dayamışlar, hatta yarmışlar toplu ulaşımı. Pasaport kontrolde sol taraftan devam edip sıramızı bekliyoruz. Bana denk gelen dayı okuldan kağıt fln sordu yok mu bişi die. Gerek yok aslında ama nie sordu anlamadım, almak fena olmaz belki acceptance letterı. Terminalden çıkınca ztn direk aşağıya kıvrılıyosunuz, ordan tren mevcut şeer merkezine, 19pound karşılığı. Otobüs de var, nerden kalkıyo bilmiom, fiyatı da bilmiyom ama trenden daha ucuz sanırım, alternatif oluşturabilir. Londra merkeze ulaştıktan sonra yapılcak en akıllıca hareket bir metro haritası edinmek, hatta bi de şehir haritası çok şık olur, harikalar yaratırsınız. Metro olayı gerçekten yarmış bi durumda bu şehirde, her yere ulaşım metroyla, bir çok farklı hat var, haritadan bakıp hangi hatta hangi istasyonda aktarma yapılıo kabak gibi görülüo zaten. Vending machine kullanımı da baya yaygın bu ülkede. Metro, tren biletleri direk bu makineler üzerinden alınabilir. Tek kullanımlık bilet yerine günlük almak daha iyi olabilir eğer tek yönden fazla kullancaksanız. Oyster denen bi olay var bi de, aynı bizim Kentkart işte. Kredi yüklüyonuz ya da sınırsız paketler alabiliyosunuz, yelpaze geniş yani baya. Bi de zone olayı var metroda. 1-2 gayet yeterli merkez için, diğerlerini geçin derim, görülcek bişi yok oralarda, he oralarda bi yerde kalıosanız alın tabi :) Metroda da bikaç racon var onları da öğretelim. Gerçi yazıo genelde ama olsun. Yürüyen merdivenlerde sağda duracağnız, sol tarafı hızlı gidenler kullanıo. Koridorlarda yürürken “keep left” yazıları göze çarpar, dinleyin soldan devam edin, İngiliz trafiği gibi... Bi de istasyona inince boş noktalara yönelin, genellikle uç kısımlar, rahat edersiniz (belki :P). Bu otobüs turları var bi de, şehri yüzeyden keşfetmek için çok ideal, hem az çok öğreniyosunuz ne var ne yok nedir ne değildir. Big Bus Company tavsiye edilebilir, beleş bot turu fln da veriolar bilete. İlk günden otobüs turu sorası kendinize gezi planı çıkarmanız daha kolay olabilir, o yüzden otobüs turunu ilk günlerde yapın, hatta ilk gün yapın. Yaya olarak gezdiğiniz süre içinde en çok kastıran trafiğin tersten akışı olacak kesinlikle. Alışmak zaman alıo baya, ama kaldırım kenarlarında yazmış adamlar hep sağa bak sola bak diye. Yayalar için olan trafik ışıklarını pek sallayan yok, yani şöyle ki, siz yayasınız, eğer yol müsaitse ama size kırmızı yanıyosa beklemeyin geçin. Zaten görceksiniz pek bekleyen yok herkes geçiyo, apaçelik olmaz, göze batmazsınız merak etmeyin :) Yaya geçidi olayıysa pek hayli eğlenceli, yaya geçidi gördüğünüz an yola atlayın, durup yol veriyo araçlar. Ne kadar şaşırtıcı di mi? Aslında olması gereken bu ama ne yazık ki ülkemizde göremediimiz bi olay. Bu İngilizlerin trafiği gibi prizleri de bi acaip, dönüştürücü şart. Böle 3lü fln garip bişi. Esas bomba musluk sistemi de farklı. Lavabodaki musluktan ne beklersiniz. 2 vana olur di mi, biri sıcak biri soğuk, bi tane de musluk ağzı olur ordan akar su. Ya da aç kapa olur sağa sola çevirir sıcaklığı ayarlarsınız akar tek bi yerden. Bu armutlar 2 ayrı musluk koymuşlar sıcak ve soğuk için. 2 ayrı musluk, 2 ayrı vana, 2 ayrı musluk ağzı demek. Böyle bi dingoluk görmedim ben, umarım yurdumda böle değildir sistem, yoksa bi musluk kapıp değiştirebilirim. Alışveriş sorası sıra sistemi de biraz farklı, gerçi ben sadece Tesco’yu ziyaret ettim diğer yerler nasıldır bilmiyorum ama. Tek bi yerden kuyruğa girip bekliyosunuz. Kasa boşalınca çağırıolar sizi, çok mantıklı bi sistem, çakal gibi “acaba hangi kasa daha boş lan, hangisine girsek sıra önce gelir” gibi düşüncelere boğulmadan ödemenizi yapabiliyosunuz. Aklıma gelmişken diyim, bazı metro hatlarının 2 farklı güzegahı olabiliyor, binmeden önce bakın bi dinleyin, elektronik tabeladan takip edin, sizin gitmek istediğiniz güzergah mı :) Gerçi en kötü ihtimal bi soraki durakta inersiniz, çok bi kayıp olmaz, dakkada bir metro geçiyo çünkü. Şaka değil gerçekten her dakika var sanırım. Bisiklet olayı var bi de şehirde. Baya bir bisikletli var hatta benim gittiğim gün flywalk adı altında bi bisiklet turu vardı. Bisiklet yolları ayrılmış şeritle, hatta trafikte yaya geçidi gibi bisiklet geçişleri var, baya kullanılan bi araç, adım başı da bisikletçi var. Biraz da gezdiğim yerler hakkında yazayım. Millenium Bridge’den kesinlikle geçin, akşam geçin ama, köprünün karşı kıyısından St. Paul’s katedraline bakın bi. London Eye çok yavaş dönüo, ben binmedim gerebilir diye :) Big Ben, Tower Bridge bunlar da görülmeli. Trafalgar’a gidin mutlaka, Big Ben şahane gözüküyo burdan. National Gallery beleş, fütursuzca gezin :) Oxford Circus, Piccadilly Circus gibi isimler yanıltmasın, “circus” meydan anlamında burda. Oxford Street mağazalarla dolu, dayaklık tipler de içermekte baya. Camden Town çok şahane bi mekan, sokak pazarı, ucuz ürünler, ucuz yemek, leş bi hayat, alternatif bi mekan, güzel orası da görün mutlaka. Bu şehirde metro istasyonu bulabildiğiniz takdirde kaybolmanız mümün değil. İzmir için denizi bulmak neyse burası için de metro istasyonu bulmak eşdeğer. Şimdilik bu kadar gibi, Milton Keynes ve hemen akabinde Cranfield yazılarıyla devam edeceğiz. Hatta uzunca bi süre Cranfiled ile devam edebiliriz :) Milton Keynes nasıldır bilmiorum ama Londra gidilesi bi yer, para buldukça ziyaret edeceğim gibi. Hatta bloguma abonelik sistemi getireyim, para gönderin siz bana, ben de Londra’ya gideyim sık sık, yazılar yazayım sizin için, sırf sizi düşündüğümden yani :P Baya uzun olmuş ya, sıkılcak olan okumasın, bunu da sona yazarım akılları alırım yine.
Akla Takılanlar Vol. 008
Çarşamba, Eylül 16, 2009
Conceptual Approach Vol. 007
Akla Takılanlar Vol. 007
Salı, Eylül 15, 2009
Sevilen Öğeler Vol. 001
Nefret Edilenler Vol. 004
Akla Takılanlar Vol. 006
Conceptual Approach Vol. 006
Hayattan Kesitler Vol. 003
Pazar, Eylül 13, 2009
Copyright
Conceptual Approach Vol. 005
Conceptual Approach Vol. 004
Cumartesi, Eylül 12, 2009
Aaaaaaaaaaaaaaaa!!!!!!!!
Akla Takılanlar Vol. 005
Salı, Ağustos 25, 2009
Hayattan Kesitler Vol. 002
Konuyu örneklerle anlatacağımız için öncelikle durum betimlemesi yapalım. Bilgisayar başında oturuyorsunuz, bomboş, doğru düzgün bi iş yaptığınız yok, ve susadınız. Şimdi;
Extreme Tembel: Susamayı hiçe sayan, mutfağa gitmek bu derece zor gelen bir bünye. Yaşamsal faaliyetlerini sürdürmesi bile büyük bi şans. Doğduğuna pişman olmak böyle bişi olsa gerek, ne güzel anne karnında ekmek elden su gölden...
Temkinli Tembel: Vücudun bir süre sonra suya ihtiyacı olabileceğini düşünen birey yanına termosunu, matarasını, hadi en kötü ihtimalle bardağını alır. Hayatta her şeye karşı hazırlıklıdır, işini şansa bırakmaz.
Simbiyotik Tembel: Suyu kardeşinden ister. Kardeşi suyu getirir. Ama bilir ki yarın öbürgün kardeş de bu şahıstan bir şeyler isteyecektir. Varsın istesin, bu risk göze alınmıştır, vücudun kıpırdamaması lazımdır.
Ne İstediğini Bilen Tembel: Suyu yine kardeşinden ister. Fakat sipariş çok spesifiktir. "Büyük bardakta, soğuk, bi de bardak altlığı" gibi. Geleceği çok parlaktır, hayattan ne istediğini bilir fakat işleri başkalarına yaptırır, müthiş bir yönetici adayıdır.
İlginç Tembel: Suyu içmek için mutfağa kadar gider, fakat dolaptan bardak alması zor gelir. Şişeyi kafaya diker. Çok tehlikeli varlıklardır, genellikle başladıkları işleri yarım bırakırlar, maymun iştahlıdırlar.
Cuma, Ağustos 21, 2009
Akla Takılanlar Vol. 004
İlki Pril reklamı, Arçelik Pril'i tavsiye ediyor, bir amca var Arçelik'ten güya. Bildiğin Alman, Türkçe bişeyler anlatıo ama ağız farklı oynuyo. Yani Henkel bi reklam çekmiş, sanırım tüm dünyaya aynı reklamı iteklemiş. Türkiye'de Arçelik mühendisi diye geçiyo yaşlı dayı, Almanya'da Bosch, İtalya'da Indesit, İsveç'te Elektrolux... Çok mu zor lan gözlüklü bi tip bulup konuşturmak orda, "Pril şöyle süper, Pril böyle süper" diye.
Diğer reklam da Bebelac. İşte Bebelac'taki bilmemneyi almak için 26lt süt içmek mi ne gerekiomuş günde. Çocuğun önüne devasa bi biberonumsu bişiler koyuyolar, üzerinde 26lt işaretli, içi süt dolu. Yannız şöyle bir sorun var, o biberonumsu şey şu bildiğimiz 19lt'lik damacanalardan pek de büyük değil, toplasan 20lt fln yani anca... Kimi kandırıyon Bebelac!!!
Hayattan Kesitler Vol. 001
2009'a damgasını vuran bir diğer söz ise hiç şüphesiz ki "Lan piçç!!!" oldu. Burdaki vurgu çok önemli ama, içten, derinden gelen, duyguyu, hisleri tam olarak yansıtan bir tonlama... Acaip bişi yani :) Bir de "Nerde onda o g.t" var. Baya gülmüştük buna da, yerine göre büyük etkiler yaratmakta. "Lan piçç!!!" nasıl ortaya çıktı, nerde ortaya çıktı bilmiyorum ama "nerde onda o g.t" kalıbı yaz başıydı çok iyi hatırlarım. Haziranın ilk zamanları, güzel bi sabahlamanın ardından evden çıkmışız, sabah boyozuyla kahvaltı edicez. Deniz kenarında hem biraz oturuyoruz, hem sohbet, hem boyozlarımızı yiyoruz, hem foto çekiyoruz... Yapmadıımız şey yok yani. Bi ara Önder denize gircem ben diyo, Durul "sen girersen ben de girerim" diyor, biz Tayfun'la gazı veriyoruz: "Nereye giriyo lan, nerde onda o g.t!!!" :)
Bu yaza damgasını vuran diğer bir konsept de "gidersen giderim", "yersen yerim", "yaparsan yaparım", "içersen içerim"... Simbiyotik bi yaşam tarzı yani, bi nevi sürü psikolojisi. Ama güzel bi şey, insan kendini yalnız hissetmiyo böylelikle, suça ortak aramak gibi.
Bu seneyi anlattıkça anılar canlanıo sürekli gözümde, acaba önceki yılları da mı ele alsam. Mesela geçen seneyi düşünüyorum. Geçen seneye damgasını vuran olayları canlı olarak yaşayamadım pek, çok üzdü açıkçası bu beni. Gerçi elde olmayan sebeplerdi ama, insan yine de canlı olarak yaşamak istiyor. Bi Tahsin Abi olsun, karısı Rabia olsun... Ya da Önder'deki efsane maç gecesi olsun... Önemli şeyler bunlar.
Bi kaç adım daha geriye gidince hayattaki büyük efsanelerden, aynı zamanda ağır sapıklardan Aydın Abi karşımıza çıkıyor. Kimdir bu Aydın Abi, nedir? Kendisi güzide bir tatil yöremizin (şimdi yöreyi deşifre edip turizmi baltalamayalım :)) ufak bir otelinde "security" (güvenlik değil) olarak görev yapmaktadır. Kısa boylu, tıknaz, sigara dumanından sararmış bıyıklara sahip, tüketim Samsun 216'dan yana. Lacivert kumaş pantalonu, üzerine geçirdiği beyaz atleti ile sapık görünümünü tamamlıyor Aydın Abi. Peki Aydın Abi niye sapık? Anlatalım onu da, ya da anlatmayalım ufak kesitler sunalım:
Sigarasından derin bi nefes çeker Aydın Abi, sora uzaklara dalar, "İlerde sevişiiler galiba"
Devriye gezen Aydın Abi koyun sonundaki kayalıklardan döner, "Kayalıklarda sevişiiler"
Yaşça büyük bir turist bağyan yurdum delikanlısıyla sohbete başlar, ayaküstü muhabbetin sonunda birlikte yürümeye başlarlar uzaklara, olayı dikkatle takip eden Aydın Abi'nin yorumu: "Aha kandirdi"
En büyük efsane, Aydın Abi o gün otelde yaşadığı bir anıyı anlatmaktadır: "İki tane kız geldi barda, bara, oturdu. Biri 13, biri 14 yaşında. Biri bana sulaniiiy, biri bizim şef var, şef garson, ona sulaniiy." Bu andan sonrası ağır baya, blogda yer veremem ama soranlara anlatabilirim daha sonra :)
Hayatım film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden, çok uzun oldu yazı, zamana böleyim bari anılarımı da yer kaplar blogda :P Yahkşemler!!! :D
Pazartesi, Ağustos 17, 2009
Akla Takılanlar Vol. 003
Cumartesi, Ağustos 15, 2009
Akla Takılanlar Vol. 002
Aslında çözüm gayet basit. Parklardaki yürüyüş yolları "hacı şurdan düz ver, şurdan bi kıvrım at" şeklinde bodoslama değil, önceden planlayarak, "aga bu insanlar nerden yürür, şöyle bi yol versek kullanılır mı" diye düşünerek yapılmalı. Hatta alanı dandik bi çimle kapla park yapmadan evvel, sal 10000 kişiyi alana. En çok yürünen yerlerden geçir yolu, bence çok mantıklı.
İlişki Analizleri Vol. 003

Whois?

Conceptual Appoach Vol. 003
Burada önceliği wireless nargile projesine vermek istiyorum. Şişeyi marpuca bağlayan kordon, çık artık aradan!!! He bu iş nasıl olur derseniz, o kısmı beni ilgilendirmez.
Diğer bir proje, yıllardır şehir hatları vapurlarına biniyoruz. Vapur iskeleye yanaşır, halat bağlanır vs... Yap bi wireless iskele, çıkar halatları aradan. Kaptan yukardan bağlan desin, gemiyi bağlamak istediği iskeleyi seçsin, gerekirse şifreyi girsin, olay hallolsun.
Bu iki proje sadece bir başlangıç, wireless hayatımızda çok önemli bir kavram olma yolunda ilerliyor, gelecekte wireless mühendisleri dünyamızı şekillendirecek. Wireless'ı sevin.
Cuma, Ağustos 14, 2009
Akla Takılanlar Vol. 001
Dahili düşmanlar olduğu gibi bi de harici versiyonları var bunların, o kısım daha da acaip. Uzaylılar gelir bilmemkaç milyon ışık yılı öteden, dünyayı ele geçirmeye. Daha da sapık olanlar yeryüzüne nevaleyi gömer yıllar evvelinden, gün gelir yer altından tripodlar çıkar bilmemnolur. Plan, proje şart.
Çarşamba, Ağustos 12, 2009
Intro
Salı, Ağustos 11, 2009
Conceptual Appoach Vol. 002
Peki, bu sistem bize ne fayda sağlıyor? Şöyle ki, her şey dahil diye gittiğimiz çoğu yerde bu mu herşey dahil dediğimiz bir hizmetle karşılaşıyoruz. Paranın tam karşılığı olmadığını düşünüyoruz. Fakat her şey hariç bi sistem olsa, paramızın karşılığını sonuna kadar alırız, muhteşem bir tatil geçiririz.
Conceptual Appoach Vol. 001
Merkezi sistem. Ne güzel bir şeydir merkezi sistem, acayip hastasıyım. Herşey merkezi sistem olmalı. Mesela kalorifer. Kat kaloriferi olsa evinizde cayır cayır yakarsınız di mi. Ev de sıcacık olur. Ohh, miss... Ama işin aslı öyle değil işte, bi komşunuz soba gibi kullanır kaloriferi, sadece oturduğu odayı açar, bina genel olarak insan gibi ısınmadığından sizin de hem yakıt tüketiminiz artar, hem de evinizin ısınma süresi. Nerden kalorifere bağladıysak, konumuz merkezi sistem kalorifer değil. Konu merkezi sistem bira servis eden bar. Nasıl mı? Şimdi şöyle anlatalım: Barımızda masalar sabit, her masaya ulaşan bir tesisat var, ayrıca her masanın yanında mavi, bildiğimiz pis izsu sayaçlarından. Bir de musluk ve vana tabi ki :) Gidiyoruz mekana oturuyoruz. Bardaklarımızı alıyoruz, dayıyoruz musluğa, serin serin buz gibi biramız aktıkça sayaç da takır takır işliyo. Garson gel, garson git derdi yok. Çıkarken de hesabı metreküp cinsinden (oha!) ödüyoruz. Bence muhteşem bir konsept ;)
İlişki Analizleri Vol. 002

İlişki analizlerimize kaldığımız yerden tam gaz devam ediyoruz. Bu chapter'da konumuz SMS, bildiğimiz mesaj işte. Grafikte birbiriyle önceden pek bi alakası olmayan 2 insan baz alınmış. Bu sebepten grafik sıfır noktasından başlamakta. Burada bir ilişkiyi 10 eşit zaman diliminde inceliyoruz. Şimdi, "introduction to yazış" evresinde mesaj trafiği hafif hafif başlıyor. Karşılıklı alınan tepkilere bağlı olarak yumuşak bir curve şeklini alan grafik bir müddet sonra peak değerlere ulaşıyor. Biz burada kısa süreli bir ilişkiyi baz aldığımızdan grafiğimiz çok da dalgalı bir seyir izlemiyor. İlerleyen bölümlerde uzun süreli bir ilişkiyi de inceliyeceğiz, böyle bir ilişkide SMS / Time grafiğinin daha dalgalı bir seyir halinde olduğunu görecekseniz. Yeri gelmişken söyleyelim, uzun süreli ilişkinin dalgalı bir grafiğe sahip olmasının yegane sebebi insanoğlunun biyolojik sınırlarıyla alakalıdır. Hiç kimse günde 500 mesaj yazamaz, 500 mesaj okuyamaz. Hem zaman kaybıdır, hem biyolojik açıdan zararlıdır, hem de telefonda mesaj yazmak bir süre sonra sıkıcıdır. Konumuza geri dönelim, burada incelediğimiz kısa süreli ilişkide olayın 7. zaman diliminde boka sardığını görmekteyiz. Gelen SMS'teki ciddi düşüş bir gerginliğin, bir atarın habercisi olabilir. Böyle bir kırılma noktasında alınabilecek en iyi pozisyon geçmiş değerlendirmesi yapmaktır. Sonuçta ilişki long-term boyuta taşınıyor, bu yüzden de bir düşüş yaşanıyor olabilir. Lakin, çok keskin bir düşüş muhtemelen büyük bir atarın ya da büyük bir sonun habercisidir. Geçmiş değerlendirmesinde temiz iseniz, kendinizi sona hazırlamanızı tavsiye ederim. Ha derseniz ki "Biz neler gördük", bekle biraz bunu da görecen :) (bkz. bunu, "bunu" kavramını da daha sonra açıklıycam)
Nefret Edilenler Vol. 002
İlişki Analizleri Vol. 001

Analizlerimize bir ilişkinin başlangıcıyla başlıyoruz :) Yaygın gelen inanışa göre taraflar arasında öncelikle bir elektriklenme, bir ilgi duyma oluşmalıdır. Daha sonra karşıdan da alınan feedback'e göre hoşlanma evresine geçilir. Daha sonra sevilir, daha da sonra aşık olunur. Her türlü formata, basmakalıp bilgiye karşı olduğum gibi bu product lifecycle tadındaki "stages in a relationship" şemasına da kesinlikle karşı olduğumu belirtmek isterim. Şimdi ilk görüşte aşk olur mu olmaz mı onu sktredelim. Buradaki esas nokta yurdum insanının 84% ile yukarıdaki grafiğe saygı duyması, özümsemesi, inanmasıdır. Sonra yarın öbürgün "Seni seviyorum Ayşecan" dediğinizde, "Ama Ahmetgül, şu anda biz ilgi duyma aşamasındayız, hoşlanma aşamasına gelebilmemiz için bi iki ay, beni sevebilme mertebesine erişmek için ise dört beş ay var, sonra da aşık olman lazım" tepkisiyle karşılaşınca "Amk böle işin" demeyin :)
Analiz: Ne zaman birine aşık oldunuz? Muhtemelen ilkokul dönemlerine denk gelen bir zaman dilimindedir. Ya da anaokulu ya da daha önce ne bileyim işin bu kısmı pek de önemli değil açıkçası ne zaman oldunuzsa oldunuz çok da umrumda değil yaniaçıkçası :) Ana noktamız şu; o yaşlarda eğer birine karşı birşeyler hissediyorsanız genelde karşılaşılan tepki "Ahmet Ayşeyi seee-viiiiii-yooooo!!!" şeklinde alaylı bir şarkıdır. Allahım ne utanç vericidir, "Sevmiyom lan" fln der Ahmet de Ayşe de ama nafile. O çağdan kalan birşey sanırım bi sevmekten korkma olayı. Neyse, konudan fazla kaymadan devam edelim. Bu yazının teması "stages in a relationship" olacaydı. Yok böyle bişi!!! İnsanoğlunun her boku belirli bi düzene, bi bilmemneye oturtmanın çabası. Gelin bahsi geçen "stage"leri gönlümüzce değiştirelim. Mesela Ayşecan Ahmetgül'e aşık olsun önce, sonra baksın ki Ahmetgül bok bi adam, hoşlanma level'ına geçsin, sonra Ahmetgül Ayşecan'a yazmaya başlasın, Ayşecan desin ki "Aha kandirdi" ve bu sefer aşık olmasın hadi çat diye sevmeye başlasın Ahmetgül'ü. Olamaz mı? Neden olmasın :)
Nefret Edilenler Vol. 001
Yeni nesil araçlarda emniyet kemeri ikaz sesinden kurtulmak, fakat kemer takmamanın da rahatlığını yaşamak isteyen yurdum halkının emniyet kemerini koltuk arkası, kafalık üstü, vs bilimum yerden geçirmek suretiyle imza attığı müthiş çakallık, kesinlikle hastasıyım bu hareketin. Çünkü emniyet kemeri kesinlikle gereksiz bir aksesuar, oldukça rahatsızlık verici, bir o kadar da işlevsiz. Bu hareketi ayakta alkışlıyorum.
Yükseklik ayarlı sürücü koltuğunun bize en büyük faydası nedir? Tabi ki koltuğu mümkün olduğunca aşağıya indirebilme lüksü. Bir de iyice geriye çekilmiş, ilaveten iyice geriye yatırılmış bir setup ile gerçekten inanılmaz bir seksilik yakalanıyor araç içinde.
Park manevraları sırasında ya da araç durduğu yerde duruyor iken park lambası adı altında bir far ayarı vardır, kullanılması şiddetle tavsiye edilir, lakin o sırada civarda cafe, restoran, bar, bank, kaldırım, park, vs bi yerde oturanlara rahatsızlık verilmektedir kısa far gurubuyla. He bi de uzun + sis kullanan apache (bkz. apache, ilerde açıklamasını yapıcam bunların) tayfası var ki onlara da kırmızı kadife kutu içinde plaket vermek istiyorum.
Korna bir selam verme aracı değildir.